07.17.06 (12:11 am) [
edit]
İstanbul Film Sektöründe gelişmeler Yeşilçam
İstanbul Film Festivali, bu yıl organizasyon başarısına sahne Oluyor
İstanbul Film Festivali’nin organizasyonundaki başarılar bu yıl zirveye tırmanacak gibi gözüküyor. Yanısıra bu yıl başarı çıtasının biraz daha yükseleceği haberini 1-2 ay önce Cannes’da aldık dersek, yanlış konuşmamış oluruz.. Nasıl mı?
Sinema dünyasının en hareketli, en görkemli festivallerinden Cannes’ın, Marche du Film (Cannes Film Market) bölümünde stand açan Altın Portakal, Türkiye’yi Cannes’da temsil eden ilk festival oldu bu yıl. Ve böylece ilk başarı sinyallerini Fransa’dan gönderdi.
Altın Portakal’ın Cannes’da açtığı stand, festival ziyaretçilerinin gözdesi olmuştu. 7000’in üzerinde katılımcıyı misafir eden 59. Cannes Film Market’te ilgiyle izlenen Altın Portakal standı, aynı zamanda turizmin gözbebeği olan ve bu büyük festivalle artık dünyanın sayılı kültür kentleri arasında yer almaya başlayan Antalya şehrinin de tanıtımını, başarıyla gerçekleştirdi. Mimar Çağlayan Tuğal’in tasarımını yaptığı Antalya Altın Portakal Festivali’nin Cannes standı, Emrah Yücel imzalı afişler ve geçen yıl Antalya’da konuk edilen ünlü sanatçıların fotoğraflarıyla, en renkli, en ilgi toplayan standlardan biri seçildi. Doğrusunu söylemek gerekirse, Dünya sinema piyasasına çıkan yeni filmleri festival programına seçebilmek için Cannes çok iyi bir pazardır. Bir yandan film izlerken, diğer yandan Avrasya Film Market için film dağıtım şirketleri ve yapımcılarıyla toplantılar yapan yetkililer de bunu doğrular gibiydi. Bu görüşmeler sonucunda, MGM, Wild Bunch, Celluloid Dreams, Studio Canal ve Bavaria Films gibi dünyanın önde gelen prodüksiyon şirketlerinin de, 16-23 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek Avrasya Film Market’te yerlerini alacakları haberini duymak bizi daha da sevindirdi. İşte bu son derece önemli hazırlık evresinden sonra yaklaşmakta olan bu yılki Festival’de ne gibi yenilikler var onlara göz atalım.
Altın Portakal’da ‘Kudüs’ Barışı.
Zamanlaması mükemmel bir Film; Kudüs ‘ün ilk gösteriminin Türkiye’de yapılacak olması ne güzel bir seçim. Film; Biri Filistinli diğeri Yahudi, iki gencin arkadaşlığı ve trajik olaylarla birbirlerinden ayrılmalarını anlatıyor.
ABD, Fransa, İtalya, İngiltere ve İsrail ortak yapımı film, 16-23 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek 43. Antalya Altın Portakal Film Festivali programı çerçevesinde ilk kez gösterime girecek. Bu arada ekibin, savaşa rağmen filmin prömiyerini Antalya’da yapma teklifinin yapımcılardan geldiğini hatırlatalım. Dominique Lapierre ve Larry Collins’in aynı adlı kitabından uyarlanan ‘Kudüs’ün içerdiği mesajın, barışa en çok ihtiyaç duyulan şu günlerde, ayrı bir anlam taşıdığına dikkat çekiliyor. Elie Chouragui ve Dider Le Pecheur’ün senaryosunu yazdığı filmin yönetmenliğini Fransız Elie Chouragui yapmış. Filmin oyuncuları Said Taghmaoui, John Feild, Patrick Bruel, Ian Holm, Maria Papas, Tovah Feldshuh, Cecile Cassel, Peter Polycarpou ve Jamie Harding.
AVRASYA FİLM MARKET TÜRKİYE İÇİN BİR İLK!
Öte yandan, Antalya Kültür Sanat Vakfı ve TÜRSAK Vakfı işbirliğiyle düzenlenecek 43. Altın Portakal Film Festivali’nde bir ilk daha gerçekleştirilerek, Türkiye’nin ilk film marketine de imza atılacak.
Türkiye’de ilk kez düzenlenecek film market aracılığıyla film alıcı ve satıcılarının bir araya gelecek olmaları çok önemli. Çünkü, Avrupa ve Asya ülkeleri ile Amerika’dan çağrılan önemli firma yapımcılarıyla birlikte sayıları 1000’i aşan davetlinin bu şekilde yeni film projelerinin mekanlarını Antalya’da bulmak için gözlem yapma olanağı bulacaklarını belirtelim. Öte yandan bu market aracılığıyla Antalya’nın gelecek yıllarda sinema tacirlerinin uğrak kenti olmasının ilk adımının atılacağını da vurgulayalım.
NASTASSIA KINSKI VE SALMA HAYEK FESTİVAL’DE
Bu yıl düzenlenecek festivale Salma Hayek ve kötü adam rollerinin ünlü ismi Klaus Kinski’nin kızı Nastassia Kinski’nin katılıyor olmaları da Festival’in önemli başarılarından bir diğeri. 43. Antalya Altın Portakal Film Festivali ve 2. Uluslararası Avrasya Film Festivali için duyduğuma göre yaklaşık 6 milyon YTL’lik bütçe oluşturulmuş, bu açıdan bakınca bu yılki festivalin sürprizlerle, daha da renkli geçeceğini tahmin etmek güç değil.
07.17.06 (12:09 am) [
edit]
Batılılaşma Sürecinde İstanbul-1
İstanbul bildiğimizi sandığımız, ancak çoğu zaman sorularımızı yanıtsız bırakan bir kenttir. Üzerine sayısız kitaplar yazılmış olmasına karşın belli bir dönemdeki yüzünü, dokusunu, günlük yaşamının akışı ile evrimini kavramaya çabaladığımız anda, büyük boşluklarla karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz.
Batılılaşma sürecinin başlangıcından önceki, yani kabaca 18. yüzyıl İstanbul`unu sorguladığımız zaman da durum böyledir, ya da en azından çelişkili bir durumla karşılaşıyoruz. Bir yandan, özellikle Batılı gezgin metinlerinden kaynaklanan, ancak yer yer Osmanlı tarihçileri tarafından da doğrulanan olumsuz bir görüntü. Sokakları dar ve bakımsız, derme çatma evlerini sık sık dev yangınların silip süpürdüğü, başıboş yeniçeri ve azapların esnafı haraca kestiği ve her fırsatta kazan kaldırdığı bir kent. Ancak çoğu gözlemler bunun tersini kanıtlayacak durumda. Lale Devri olarak anılan 1718-1730 dönemi, yapılarının çoğunluğunun kent merkezinin dışında Kağıthane ya da Boğaziçi`nde olmasına karşın, anıtsal olduğu kadar kültürel faaliyetlerin yoğunlaştığı bir dönemdir ve Patrona Halil İsyanı bu süreci noktalamaz. Örneğin bu dönemin son yıllarında başlanan anıtsal dört cepheli çeşmelerin yapımı 1730`dan sonra da sürüyor ve bu tarihlerde döşenen Taksim su şebekesi ile birlikte Haliç`in kuzeyine yayılıyor. Aynı zamanda, doğru ve yanlış olarak Osmanlı Baroğu diye adlandırılan bir uslubun temsilcileri olan bu binalrın yanı sıra yeni bir yapı türü olduğu kadar yeni bir işlevin ve yeni bir kültür anlayışının göstergesi olan bağımsız kütüphane yapılarının tümü, Köprülü Kütüphanesi`nin dışında, 18. yüzyılın örnekleridir.
Çelişkili görülen bu iki görüntü aslında birbirini tamamlayıcıdır. 16. yüzyılda kentin asayişi kadar şehircilik düzenine olumlu bir biçimde bakan Batılı gözlemcilerin giderek düşüncelerini değiştirmelerinin nedeni, İstanbul`da, kaldırımcılar, suyolcuları, mezbeleciler taifesinin ya da şehremini ve mimarbaşının verdiği hizmetlerin yozlaşması kadar Bat kentlerindeki terdi yönde görülen gelişmedir. Yangın ise bilinen ve 18. yüzyıl boyunca şiddet ve yoğunluğu artan bir afettir. 1701-1800 arasında dönemin tarih kitaplarında yer alacak kadar önemli yangınların sayısı 90`dırç bve bunlardan 1718i 1756 ya da 1782`de meydana gelenler Haliç`ten, Cibali`den başlayıp, Marmara kıyılarında Langa`ya kadar giden ve on binlerce binayı yok eden "denizden denize" yangınlardır. Konutların ise giderek yalnızca ahşaptan ve derme çatma yapılması bu yangınlarla doğrudan ilişkili olduğu izlenimini verir. Yapıların kagir olarak yapılması ve diğer önlemlerin alınması konusunda her büyük yangından sonra verilen emirlerin tersine, açıkta kalan on binlerce insanı barındırma zorunluluğu, birkaç günde inşa edilebilen bildiğimiz İstanbul tipi ahşap evin doğmasına neden olmuştur. Böylece en hızlı biçimde kurulan bu konutlar aynı zamanda en kolay yananlardır.
Sosyal yapı için bildiklerimiz dış gözlemleri doğrulayacak niteliktedir. 16. yüzyılın sonuna kadar reaya`nın toprağını terketmesi yasağının uygulanması ile nüfus artışı denetlenen İstanbul bu dönemde Aanadolu`da patlayan Celali İsyanları ile önemli bir göçe maruz kalmış; 17. yüzyıl boyunca Aanadolu`daki, 18. yüzyılın Rumeli`deki asayişsizlik ve aynı dönemde Avrupa ve Kırım`da toprak kayıplarının başlaması bu göçü körüklemiş ve nüfus artışı ancak bir-iki ayda İstanbullular`ın belte birinin ölümüne neden olan büyük veba salgınlarıyla dengelenebilmiştir. Bu arada yeniçeri ve diğer ocakların yozlaşması ve bunlara kayıtlı olan kişi sayısının giderek artması, esnaf loncalarının, hem dışarıdan gelen mallara, hem taşradan gelen uvuz emeğe rekabet edebilmek için kendi içlerine kapanması, giderek sayıları artan ve kentin arsa ve bina gelirlerinin en büyük bölümünü ellerinde tutan vakıfların bu gelirleri belli kişilere dağıtması, yeniçeri, esnaf ve küçük ulema (suhte: softa) oluşan, devlet yöneticilerinden rahatsız, ancak düzenin değişmesine şiddetle karşı olan ve kentin aktif nüvesini oluşturan bir halk tabakasını meydana getiriyordu.
Bu duruma karşı yönetici sınıfların iki tepkisi olmuştur; kentten kaçmak ve onu yeniden denetime almaya çalışmak. Sur içi İstanbul`dan kaçış özelikle iki alanda görülür; yüksek bürokratların konutlarında ve yeni işlevlerin gerektirdiği yapılarda. 1718 büyük Cibali yangınından bir yıl sonra, 1719`un Temmuz ayı ortalarında yazılan bir fermanda eskiden İstanbul`da yüksek duvarları, kagir oadaları, geniş avlu ve bahçeleri olan sarayların bulunduğunu, ancak son zamanlarda neccar kalfalarının ve diğer bazı kişilerin bunları alıp yıktığını ve yerine tahtadan ve çerden çöpten, kiralık dar ve bitişik odalar yaptığını ve bu değişikliğin yangınların yayılmasını etkilediğini belirtilir. Böylece, Lale Devri`nin başından beri, kent içindeki büyük saray ve konakların yerlerini küçük evlere ve özellikle bekar oadaları diye bilinen oadalara bıraktığını görüyoruz. Zengin sınıfının konutları ise giderek Haliç`in kuzeyine ve Boğaz`ın iki yakasına doğru kayar. 1720`li ve 1730`lu yıllarda Taksim ve Üsküdar su şebekesinin yapılması, aynı yüzyılın ikinci yarısından başlayarak padişah ve önemli kişilerin yaptırdığı camilerin Boğaz`a doğru kayması (Ayazma, Beylerbeyi) ve nihayet III. Selim`den (1789-1807) başlayarak padişahların, zamanlarının büyük bölümünü Topkapı Sarayı`nın dışında Boğaziçi saraylarında geçirmesi bunu gösterir.
Yeni işlevlere gelince, bunlar hem geniş alanlara ihtiyaç duyulduğundan hem de eski kent dokusunu denetlemeye devam eden yeniçeri-esnaf-ulema grubuna karşı yapıldıkları için kentin çevresine yerleşirler; Haliç`teki mühendishane, Levent çiftliğindeki, Tophane ve Selimiye`deki kışlalar gibi. Bu eğilimin en iyi örneklerinden biri III. Selim`in 1802-1805 arasında yaptırdığı Selimiye Camisi ve mahallesidir. Dikdörtgen adalı bu mahallede camiden başka, matbaa ve dokuma tezgahları kurulmuştur.
Kentin denetimine gelince, elimizdeki belgelerin yeterli olmaya başladığı 16. yüzyılın ortalarından beri, Osmanlılar`ın , İstanbul`un mimarlık ve şehirciliğini denetim altına almak istediklerini ve özellikle yangın tehditi karşısında giderek artan önlemlere başvurduklarını görüyoruz. Ancak bu önlemlerin (ahşap evlerin yasaklanması, çıkma ve saçak yasağı, daha önce bina apılmamış arsalarda inşaat yasağı vb) var olan kentin dokusuyla karşılaştırılırsa uygulanamadığı açıkça görülür; zaten 300 yıl boyunca bu emirlerin tekrarlanması da bunu gösterir. Böylece, 18. yüzyıldan başlayarak Batı modelinin Osmanlı yönetiminin gözünde giderek egemen model haline gelmesi şehircilik ve mimarlığa da yansır. Hatta bu konudaki belirtilerin daha da erken olduğunu söyleyebiliriz.
O. G. Busbecq
(16. Yüzyıl. Viyana Sefiri)
Allah sanki İstanbul’u dünyanın payitahtı olmak üzere yaratmıştır.
(....)
Türkler, hayvanlara eziyet edilmesine ve onların bir tarafının kesilerek eğlenilmesine çok kızarlar. Venedikli bir kuyumcunun başına gelen şu hadise buna iyi bir örnektir: Kuş meraklısı bir kuyumcunun tuttuğu kuşlar arasında rengi ve büyüklüğü bakımından kukumava benzeyen bir kuş vardı. Hayvanın gagası pek küçük olmasına rağmen göğsü, ağzını açtığı zaman bir insan yumruğu içine girebilecek kadar genişti. Şakacı bir insan olan kuyumcu, bu tuhaflığından dolayı kuşu kanatlarından gererek kapısına asmıştı. Gagasını da bir çomak koymak suretiyle açık tutuyordu. Evin önünden geçen Türkler hayvanın halini görünce acıdılar. Böyle zararsız bir kuşa eziyet etmenin cinayet olduğunu söyleyerek adamı evinden dışarı çıkardılar. Yaka paça hakimin huzuruna getirdiler. Hakim ona ağır bir ceza vereceği sırada, Venedik sefaretinden bir memur gelerek suçlunun kendisine teslimini talep etti. Kuyumcu, kendisini getiren Türkler’in şiddetli itirazları arasında, hakimin merhameti sayesinde sefaretten gelen memura teslim edildi.
06.04.06 (1:53 am) [
edit]
ah istanbul ah
19. Yüzyılda Osmanlı Başkenti: Değişen İstanbul-2 Bu çalışmalar başkentin belli başlı odak noktalarına ulaşımın kolaylaşmasını sapladı. Modern taşıt sistemlerinin kurulmasıyla ulaşım daha da kolaylaştı. Yeni açılan veya genişletilen ana arterlerin üzerinde işleyen tramvay hatları, İstanbul ve Galata`nın dağınık semtlerini birbirine bağladı. Haliç`in üzerinde yapılan iki köprü, iki yaka arasında ulaşımı kolaylaştırdı. Kentin coğrafi olarak birbirinden kopuk bölgelerinin, İstanbul, Galata, Üsküdar ve Boğaz köylerinin bağlantıları ise şirket-i Hayriye vapurları sayesinde sağlandı. Yeni geniş rıhtımlar deniz ulaşımını kolaylaştırdı. Kentin görünüm&uu ml;nü güzelleştirmek ise bu çalışmaların nihai adımı olarak gündemde yer aldı. Bu konuda en gözde modeller Avrupa başkentleriydi. Tanzimat Meclisi 1839`da bu noktayı açıkça dile getiriyordu: "Dünyanın tabiat güzellikleri bakımından en güzel şehri olan İstanbul`un mahirane bir tezyini yapılırsa, şüphesiz Avrupa`nın güzel şehirleri arasında en güzeli olacaktır. Osmanlı yönetici elitine göre, güzellik kent tasarımında "düzenlilik&quo t; demekti. Kentin imajının yenileşmesi hakkında hazırlanan hükümet raporlarında kullanılan anahtar kavramlar her zaman "süsleme", "düzenleme" ; ve "yolların genişletilmesi" olmuştur. Avrupa kentlerinin güzelliğine erişme, hatta onları geçme yolunda en önemli adım, Joseph Antoine Bouvard`ın, kentin belli başlı bölgelerini Avrupa mimari ve kent tasarımı prototiplerine göre yenilemeyi öneren projesinde atıldı. Bouvard`ın, projesinin kağıt üzerinde kalması, salt maddi kaynakların yetersizliğinden değil, aynı zamanda başkentin bu denli köklü değişimlere henüz hazır olmamasından kaynaklandı. Avrupa`dan ithal edilen kent tasarım ilkeleri parça parça uygulandıklarında var olan dokuya oldukça sancısız biçimde uyum sağlamıştı. Ancak daha radikal bir müdahele, gelenek ve mirasına hala sıkı sıkı sarılan bir kente henüz mümkün değildi. Tanzimat reformlarının getirdiği sosyal değişim, toplumun geleneksel tabakalarına ancak tedricen nüfuz edebilyordu ve İstanbul`un kent dokusundaki yavaş dönüşüm de bu gerçeği yansıttı. 1838 ile 1908 arasında yaşanan yeniden inşa projeleri yöneticilerin iddialı hedeflerine ulaşamadı belki, gene de kent dokusunda kalıcı değişiklikler görüldü. En yoğun imar faaliyeti 1850`lerin sonu ile 1870`ler arasında, İstanbul`da ITK`nin ve Galata`da Altıncı Daire`nin denetiminde gerçekleşti. Bu yıllarda başkent, Divanyolu, Karaköy-Ortaköy caddesi ve Taksim-Şişli bağlantısı gibi ana arterler edindi. Geri kalan sokak dokusunun düzenlenmesi, yangınlar sonrasında oldu. Bu düzenlemeler genellikle yanan bölge ile sınırlı kalmış, çoğu kez yeniden inşa edilen mahallelerin çevreleriyle bağlantıları ihmal edilmişti. Çevrelerindeki labirentvari dokunun içinde bu bölgeler sınırları belirsiz, dik açılı caddeleriyle tecrit edilmiş adacıklar halinde idiler. Kent formunu etkileyen bir diğer unsur da, yeni ışıklandırılması ve temizlik gibi modern belediye hizmetleridir. Haliç`in iki yakası, kent reformundan eşit olarak yararlanmadı. Galata uluslararası bir ticaret merkezi olarak yeni düzenlemelerden daha büyük pay aldı ve modern bir görünüm edindi. Osmanlı başkentinin daha geleneksel İstanbul tarafıyla Batı`ya dönük Galata arasındaki ikili yapısı, Saigon`dan Delhi`ye, Kahire`den Rabat`a sömürge devrinin kentlerini hatırlatmaktadır. Sömürgecilerin olağan uygulaması genellikle eski kentlerin yanı başında Batı normlarına uyan bir kent yaratmak ve eski kenti "yerlilere" bırakmaktı. Birçok sömürge kentinde, eski ile yeni mahalleler arasında bir "tampon bölge" bırakılırdı. İstanbul bir sömürge kenti değildi. Genelde, Batılı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerinde artan denetimleri, sömürgelere has bazı kent tasarım ugulamalarının İstanbul`a yansımasına yol açtı. İlk bakışta 19. yüzyıl Osmanlı başkenti hem Batılı hem geleneksel bileşenlere sahipti. Ancak, sömürge kentlerinden farklı olarak, yerli nüfusun geleneksel kente hapsedilmesi söz konusu olamazdı. Haliç`in kuzeyinde de birçok Müslüman mahallesi vardı-bunun nedeni de Galata`nın yoktan varedilmiş bir semt değil, mevcut olan bir semtin gelişmesi sonucu ortaya çıkışıydı. Aynı nedenle Galata`da da sömürge kentlerinde görülen düzenli bir sokak dokusu yoktu. İlk bakışta İstanbul tarafıyla Galata arasında, Haliç`in fiziki bir engel oluşturduğu izlenimi edinilebilirse de, asla bir cordion sanitaire değildir. 19. yüzyılın köprüleri Haliç`in iki yakası arasında hayati bağlantıyı temin ediyor ve İstanbul`un bir bütün olarak gelişmesine katkıda bulunuyordu. Dahası, kent reformu ve kent yaşamını kolaylaştırıcı hizmetler İstanbul yakasından esirgenmiyordu. Sömürge kentlerinde görülmedik biçimde, kent hizmetlerinin en azından gelenseksel bölgenin belli başlı mahallerine götürülmes ine özen gösteriliyordu. Böylelikle 19. yüzyıl Osmanlı başkenti, sömürge kentlerine özgü gelişme kalıbına uymamakla birlikte, çağdaşı Avrupa kentlerine de benzemiyordu. Her şeyden önce, İstanbul`un mimari mirası sayesinde silueti, Batı başkentlerinde görülmesi mümkün olmayan birçok caminin kubbe ve minareleri tarafından çiziliyordu. (İstanbul tarafındaki kadar çarpıcı olmamakla birlikte Galata tarafında da-özellikle sahil şeridinde- birçok cami vardı.) İkinci olarak kentin sokak sokak şebekesine hala tümüyle düzen getirilememişti. En yeni arterler bile, Avrupa başkentlerininki kadar geniş ve uzun olmadığı gibi, yollar boyunca sıralana binalar, Avrupa`daki emsalleri gibi bel-altı katlı ve tek tip değildi. Üçünc&uu ml; olarak, yapı malzemeleri değişikti: Başkentin özellikle İstanbul tarafında, evlerin çoğunluğu hala ahşap. Bu nedenle Osmanlı başkenti 1838 ile 1908 arasında benzersiz diyebileceğimiz bir gelişme çizgisi izledi. Yapılan işlerin ve uygulanan politikaların niteliği kentin geleceğini büyük ölçüde etkiledi. Önce JönTürkler, sonra da Türkiye Cumhuriyeti ilham kaynağı olarak Batıya bakmaya devam ettiler. Saltanatın ilgasından az sonra, İstanbul Şehremini Emin Bey, Paris`in 19. yüzyılda yeniden imarı hakkında bir kitabın çevirisini "Şehircilik" başlığıyla yayımlandı. Emin Bey önsözünde, bütün modern kentlerin öncüsü olan Paris`in, şehircilik bilimi açısından, Türkiye`nin kentlerinin yeniden düzenlenmesinde emsal olarak incelenmesinin önemine dikkat çekiyordu. Amaç, bir kez daha, Türk kentlerinin Paris`in "seviye-i antizam"ına kavuşturmaktı. İstanbul`un denizden görünüş&u uml; her zaman ilham kaynağı olmuştur. Seyyahların notları hep kentin denizden görünüş&u uml;nün göz kamaştırıcı ihtişamıyla açılır. Edmondo de Amicis`in "Sevgili İstanbul"u hakkındaki ilk izlenimleri biraz aşırı duygusal da olsa, 19. yüzyıl sonu İstanbul`unun muhteşem kent imajını yansıtır: Sağda Galata, önünde bir direkler ve bayraklar ormanı; Galata`nın üstünde Pera, gökyüzüne karşı Avrupa sefarethanelerinin muhteşem siluetleri; önde iki yakayı bağlayan ve üzerinde iki zıt hayatın renk cümbüşün& uuml;n gidip geldiği köprü; solda, yedi tepe üzerine serpiştirilmiş, her tepesi kurşun kubbeli ve altın alemli devasa bir camiyle taçlandırılmış İstanbul... mavi ve gümüşün en ince tonlarının eridiği gökyüzü, bütün bunlara muhteşem bir zemin oluştururken, üzerinde mor, küçük şamadıralarla gökyakut bir suyun titreyerek yansıttığı beyaz narin minareler, kubbeler, güneşte parlamaktadır. Yoğun yeşillikler kütlesi sabahın ilk ziyalarında adeta dalgalanıp gerinmektedir... Bunun dünyanın en güzel manzarası olduğunu inkar etmek herhalde en büyük kabalık, hatta Tanrıya ve nimetlerine karşı en büyük nankörlük olacaktır. Ve kesindir ki daha güzel herhangi bir şey insanoğlunun haz alma kabiliyetinin fevkindedir. Ancak, her seyyahın karaya ayak basar basmaz keşfettiği bir başka gerçek daha vardır ki, o da kentin denizden görünüş&u uml;nün yanıltıcı olduğuydu. İstanbul yorgun ve bakımsızdı. Yangınlarda tahrip olan birçok mahalle uzun süre yeniden imar edilemiyordu. Uzaktan parıltılı görünen anıtlara yakından bakıldığında birçoğunun tamire muhtaç olduğu görülüyord u. Birçok zengin aile, Haliç`in öteki yakasındaki yeni mahallelere taşınmıştı. Geride bıraktıkları konaklar ise bölünüp düşük gelirli ailelere kiralanıyordu. İnşaat faaliyeti Galata tarafına geçmişti ve birkaç iş hanı veya kagir konak dışında İstanbul tarafında yeni inşaat yapılmıyordu. Muhteşem eski kent peyderpey çalışan sınıflara terk ediliyordu. Galata`nın hikayesi ise farklıydı; burası imparatorluğun çağdaş ve Batılılaşma hayatının merkeziydi. Galata`ya denizden bakıldığında düzenli çizgileriyle yüksek ve görkemli binaların siluetleri görülürd&u uml;. Galata`nın genel karakterini o dönemin bir Osmanlı yazarı şöyle tanımlar: "Binaların birçoğu yeni ve kagir olduğundan deniz görünüş&u uml; pek güzeldir, ancak sokakları dar ve eğri büğrü olduğundan içi o kadar hoş değildir". Yüzyılın sonunda kenti ziyaret eden ingiliz seyyah W.H. Hutton, Galata ve Pera`nın "uygarlığın fakir bir uç karakolu" olduğunu söylüyordu. Hutton, 19. yüzyıl İstanbul`unun geçirdiği değişiklikleri gerçeklerin üzerine çekilmiş ince bir perde olarak görüyordu: "Bütün değişikliklere rağmen, istanbul hala karanlık çağların kentidir. Her an perde düşüp trajik bir dehşet sahnesi ortaya çıkabilir. Bir yandan da Batı uygarlığının grotesk bir taklidi yaşanmaktadır." Her ne kadar yazarın "dehşet" kavramı Batılı olmayan kültürlere önyargılı yaklaşımın ürünüyse de, söylenenlerde gerçek payı vardır. Galata ve Pera`nın biçimsel karakteri, bırakın imparatorluğun geri kalan topraklarını, başkentin nüfusunu oluşturan çoğunluğun yaşam biçimiyle uyum içinde değildi. Ancak, sosyal ve ekonomik modelleriyle ithal edilen Batılı çehre, çok küçük bir azınlığın kucakladığı değerler o denli yerleşmişti ki İstanbul`u ikili bir kente dönüştüre rek imajına güçlü, yeni bir parça katmıştı; Haliç`in bir yakasında İstanbul, diğerinde Galata vardı artık. Türkler Pera`da yabancı ve mahçup gözlemciydiler. De Amicis`in sözleriyle: Burada, Rum, İtalyan, Fransız züppeleri, tüccar asilzadeleri, muhtelif yabancı delegasyon memurlarını, yabancı bahriye subaylarını, elçilik maiyetlerini ve her milletten kuşkulu simaları görmek mümkündür. Türk erkekleri, kuaförlerin vitrinlerindeki balmumu mankenlere hayranlıkla bakmakta ve kadınlar şapkacı dükkanlarının önünde ağzı açık duraklamaktadırlar. Avrupalılar burada başka yerlere nazaran daha yüksek sesle gülüşüp, sokak ortasında şakalaşırlar. Bu arada Türkler, sanki yabancı bir memleketteymiş gibi, başlarını istanbul tarafındaki kadar dik tutamamaktadırlar. İstanbul ile Galata arasındaki tezat o derece çarpıcı hale gelmişti ki konuya birkaç defa II. Abdülhamid`in dikkati çekilmişti. 1879`da kendisine sunulan, "Galata ve Pera`nın mamuriyetine nazaran İstanbul tarafının harap hali " başlıklı bir raporda şu satırları okuyoruz: Nefsi İstanbul şehriye Galata ve Beyoğlu`nun gerek anbiye ve gerek intizam cihetiyle farkı pek ziyade göze çarpacak derecede olup mesela dersaadet`te kagir olarak küçük ve büyük pek adi surette yapılmış 300 adet hane mevcut ise Galata ve Beyoğlu`nda kıymetli ve ekserisi müzeyyen olarak birkaç bin hane mevcuttur ve Avrupa `nın ikinci ve üçünc&uu ml; derecede bulunan şehirlerinde asr-ı medeniyet olarak görülen şeylerin pek çoğu Beyoğlu`nda görülmekte olup İstanbul`da ise bir küçük memlekette bile vücudu elze molan otel denilen misafirhane bile bulunamadığından Rumeli ve Anadolu taraflarından maslahata Dersaadet`e vurud eden eşraf ve erkan Beyoğlu`nda kain otellerde oturmağa mecbur olmaktadır ve böyle bir asr-ı medeniyette İstanbul sokakları halen zulmette kalıp halkın Çİn`de olduğu gibi fenerlerle gezmesi ve Galata ve Beyoğlu`nda gazla tenvir olunmuş bulunması ne surette calib_i nazar-ı dikkat olduğu malumdur. Galata ve Beyoğlu taraflarında birkaç kere vuku bulmuş olan başlıca hariklerde müteharik olan haneler arsalarında bugünkü gün hiçbir arsa-i haliye kalmayıp cümlesi kagir olarak inşa kılınmış ve halbuki İstanbul`da bundan elli sene evvel mukaddem vuku bulmuş olan Cibali ve ahiren vuku bulan Hocapaşa ve Aksaray hariklerinde müteharik olan haneler arsalarından pek çokları hali bulunduğu maateessüf görülmektedir. İstanbul`un harap görünüş&u uml; hükümdarları o denli rahatsız etmiş ki başkenti modern standartlara kavuşturmak için birçok girişimde bulunulmuştu. Bu çalışmanın muhtelif bölümlerinde görüldüğ& uuml; gibi, Tanzimat sonrası Osmanlı reformcuları İstanbul`un üç ana sorunu olduğunda görüş birliği içindeydiler: Düzensiz sokak dokusu, bölünmüşl üğü ve köhneliği. Bu sorunlar yüzünden, Osmanlı`nın Batıcı bürokratlarının nazarında modernliğin ve gelişmişliğin simgesi haline gelmiş olan Batı kentleriyle kesin bir tezat yaşanıyordu. Avrupa tarzı reformlar uygulayarak imparatorluğu "kurtarmak" ilkesine uygun olarak, İstanbul Batı ölçütler ine göre modernleştirilmeliydi. Reformcuların ortak görüşlerine göre modernleşme, kent dokusuna düzenli bir görünüm kazandırmak, başkentin çeşitli semtleri arasında iletişimi sağlamak ve kentin görünüm&uu ml;nü güzelleştirmekle sağlanabilirdi. Bu sorunların çözümler i iç içe girmişti. Sokak dokusunun düzenlenmesi, eğri büğrü, birçok çıkmazı olan kısa sokakların yerine, birbirleriyle bağlantılı, düz, açık ve aynı genişlikte arterlerin yaratılması demekti. Ayrıca tek tip bir mahalle dokusu yaratmak için yeni bina nizamnameleri uygulamaya konuldu. Düzenleme sahillerin harap binalardan arındırılarak geniş rıhtımların İSTANBUL'UN GELECEĞİ Turgut CANSEVER 18.Asır ikinci yarısında Nuru Osmaniye Camii'nin kaba haşin Barok mimarisi ile başlayıp, bunun etkileri ile; 19.asır başından itibaren İstanbul'un yüksek kültür değerleri, mimarisi ve şehir özellikleri her aşamada daha fazla hızlanarak tahribata uğradı. Büyük bir müzisyen ve kültür adamı olduğunu bildiğimiz Padişah 3.Selim, Sinan'ın Kanuni Sultan Süleyman için inşa ettiği köşkleri ve sarayı yıktırdı. Yerine ilk Selimiye Kışlasını inşa ettirdi. Tanzimat sonrası Batı etkisi altında İstanbul'un tarihi ve müstesna bir öneme sahip mimarisi yerine kaba, yüzeysel, gösterişçili k ürünü yapılar İstanbul'un her yanını kapladı. Çok mesud bir kaza ile yanan yok olan Adliye Binası, Ayasofya ve Sultanahmet camilerinin yarı yüksekliğini aşan bir mimarlık ucubesiydi. Beyazıt'ta eski sarayın yerine inşa edilen Harbiye Nezareti ve özellikle 1945-1950 yılları arasında yıkılan kışla binaları; Süleymaniye'nin tüm üçlü düzenini yok eden, iptidai, duyarsız ve seviyesiz yapılar idiler. Sultan Abdulaziz memleket için büyük bir gelişme olarak düşündüğ ü demiryolunu Sirkeciye getirmek için Topkapı Sarayı'nın müstesna güzellikteki İncili Köşk ile Pembe Köşkü feda etti. Sepetçiler Kasrı ile Cebeciler Kasrı'nı Topkapı Sarayı bütünlüğ& uuml;nden kopartan demiryolunun bu bölümün&uu ml; inşa ettirdi. Demiryolunun Sirkeci'ye gelmesi Haliç'in, Altınboynuz'un sanayi alanı olarak gelişmesine, tüm Haliç sahil sarayının yok olmasına, Haliç'in bir kirlilik odağı durumuna düşmesine sebep oldu. Harbiye Nezareti ve giriş aksı kapıları; dört asır şehrin kültür merkezi olan Beyazıt Meydanı'na yön veren Beyazıt Camii ve külliyesinin kıble istikametine 45 derece aykırı yönde bir mimari aks oluşturarak 1860'lı yıllara kadar varlığını sürdüren Beyazıt Meydanı yok edildi. Balkan muhacirlerinin İstanbul'un ahşap mahallerine yerleştirilmesi sonunda Fatih, Çırçır, Laleli, Akbıyık yangırları tarihi yarımadanın ahşah yapı stoğunu yok etti. İstanbul'un, 1840 Türk-İngiliz Ticaret anlaşması sonunda bir ithalat limanı ve şehri haline dönüşmesi Galata-Osmanlı şehrini yok ederken İtalyan, Rus, Fransız kalfaları bu günkü Galatayı inşa ettiler. Fetihten sonra 50 sene gibi bir sürede, Dünyanın en güzel şehri olan İstanbul'un nüfusu 500.000 kişiye ulaşırken 1840-1870 arasında şehir nüfusu 870.000'e, 1912'de Balkan muhacirlerinin gelmesi ile nüfus 1.100.000'e çıktı. İstiklal Savaşı sonunda sair etkenler altında 1930 yılında 600.000'e inen şehir nüfusu, 1945'de 700.000'e, 1960'da başlayan ve kırsal alanlardan gelip İstanbul'da gecekondu inşa ederek yerleşenlerin, bu günkü şehir nüfusunun takriben %50'sini teşkil ettiğini biliyoruz. 1937'de İstanbul planlaması yapmak üzere görevlendirilen Henri Prost'un İstanbul yarımadası Nazım Planı ve Boğaziçi sahil yolu planlarının ölçüleri , genişlikleri, karayolu mühendislerinin Başbakan Adnan Menderes'e baskıları ve telkinleri ile büyütülere k tatbik edilmesi sonunda tarihi İstanbul'un Osmanlı İslami insan ölçeğinde ve yayalar için tasarlanmış yol şebekesi yok edildi. Birbirinden ayrı Dersaadet, Üsküdar, Galata, Eyüp Sultan olmak üzere dört şehirden ve çevre kasaba ve köylerinden oluşan Galaxie biçimindeki İstanbul Tarihi Metropolü Tanzimatçıların ve özellikle 1957-1960 döneminin icraatı ile yağ lekesi halinde büyümüş dev bir şehir, bir kirlilik ortamına dönüştü. 1930'larda sürekli nüfusu 300.000 kişi olan İstanbul yarımadası 1935 -1938 yılları arasında açılan Atatürk Bulvarı 1957-1960 arasında inşa edilen sahilyolu ve son olarak inşa edilen Unkapanı-Eyüp Silahtar sahilyolu ile her yönden gelen transit trafiğin çiğnediği bir alan haline geldi. Beş asır insanlığın, İslamiyet tarihimizin en büyük kültür merkezi olan tarihi yarımada bu gün gündüz nüfusu 900.000, gece nüfusu 150.000 kişi olan ve her gün bu gelen giden nüfusla da çiğnenen, bütün kültür hayatı sona erdirilmiş bir kültürel kirlilik alanına dönüştür& uuml;ldü. İnsanlık tarihinin bu en müstesna Bahçe Şehrinin eşsiz güzellikteki abidelerini yücelten küçük ölçül&uu ml;, narin, zarif ve vakur ev dokularının çevrelediği, her adımda bir yeni güzellikle karşılaşılan tarihi İstanbul'un bugün içine düştüğü duruma gelmesine; a) Büyük ölçü tutkusu, demiryolu, geniş caddeler, büyük yapılar gibi insanı önemsizleştiren unsurlara sahip olma hırsı, b) Müelliflerini gururlandıran ve vücuda getirdiklerini putlaştıran yanılgı, c) Hiçbir şehrin ve özellikle İstanbul gibi yüce bir geçmişe sahip olan bir şehrin göç dalgaları altında çiğnenip yok olmaya terk edilmemesi gerektiği bilincinin kaybedilmiş olması sebep olmuştur. · İstanbul'un geleceğini tekrar düşünmek zaruretiyle karşı karşıya kaldığımız bugün, insanın bu Dünyanın hüsnü muhafaza edilmesi ile mükellef olduğunun yeniden idrak edilmeye başlandığı bugün, Dünyanın güzelleştirilmesi mükellefiyetini hiçbir neslin tek başına başaramayacağının idrakine ulaşarak, geçmiş nesillerin vücuda getirdiği güzellikleri saygı ve sevgiyle korumanın zaruretinin anlaşıldığı bugün İstanbul'a son iki asırdır hakim olandan farklı bir şekilde yaklaşmak, bakmak gerektiği aşikardır. · Evvela şehre her yıl yüzbinlerce insanın gelmesine son vermek yapılması gereken ilk ve en önemli görevdir. Hızlı nüfus artışı yaşanan ülkemizde; artan ve tarım alanlarından taşan nüfusun yerleşeceği yeni şehirlerin vücuda getirilmesi için en az bölge ölçeğinde, yeni nüfus için yeni şehirler stratejisinin uygulamaya konulması ilk ve en acil görev olmaktadır. · Bu amaçla şehirleşme amaçlı bir bölge gelişme ve yerleşme düzeni planlaması birgün bile kaybedilmeden başlatılmalı ve uygulamaya geçirilmelidir. Bu çalışmayı öncelikle başlatmayan; tamamlatma, uygulamaya geçirmekle mükellef bulunan bütün merkezi hükümet ve mahalli idare yetkilileri ve bu yönde gerekli ikazı yapmayan bütün teknik ve teknokratik kadroların da İstanbul'un bundan sonra daha da vahim bir duruma düşmesinin sorumluları olacakları aşikardır. · Böyle bir planlamanın bugün istisnasız bütün fiziki planların hepsinin başarısızlığının asli sebebi olan kısıtlayıcılık ve teferruatçılıkta n arınmış stratejik hedeflere yönelik bir eylem planlaması olması zarureti de unutulmamalıdır. Nüfus artışı ve göç baskısına son verilmiş bir ortamda İstanbul'un gelecek 20-25 yıl içinde hangi amaçlara yönelik olarak geliştirilmesi gerektiği aydınlatılmalıdır. Bu konuda düşüncemi açıklamayı vazife biliyorum. · İstanbul, beş asır İslam aleminin merkezi ve insanlık tarihinin en yüksek kültür odağı olarak geliştirilmiş iken bugün bir çirkinlikler ve kültürel kirlilikler ortamı haline düşürülm& uuml;ş ise, bugün insanlığa ve İslam alemine, toplumumuza karşı ilk ve asli görevimiz İstanbul'u tekrar İslam aleminin ve Dünyanın bir kültür-medeniye t merkezi haline getirmek olmalıdır. · Bu amaca yönelik olarak yapılacak ilk iş mevcut tarihi mimarlık mirasının ve tarihi şehir alanlarının korunmasıdır. Tarihi mimarlık mimarisinin korunması için bu eserlerin restore edilmesi ve kullanılır hale getirilmesi gereklidir. Uluslararası koruma kampanyasına konu teşkil etmiş olan Süleymaniye, Zeyrek gibi ve tarihi yarımadada elde kalmış sınırlı sayıda ahşap yapının restorasyonu 20 yılı aşkın bir süredir konunun özünden ve ayrıntılarından bihaber kadroların elinde hergün daha çok harap olmaya terkedilmiş, bekletilmektedir. Bu konuda yetkililerin bu duruma son vermeleri ve bu iki mahallenin restore edilmesini sağlayacak sanat bilgi ve yeteneğine, tecrübesine sahip kişilerin sorumluluğuna bu işin tevdi edilmesi en acil görevlerden birincisidir. · Bir kültürü korumak ancak o kültürü devam ettirmekle mümkündür. Tarihi yarımada vahşi para hırsının peşinde bir tek tanesi bile insani - İslami kültürel bir tek değer ihtiva etmeyen yapılar ile işgal edilmiş bulunmaktadır. · İstanbul'a bir gelecek sağlamakla sorumlu herkes İstanbul yarımadası için belirlenecek Tarihi Mimarlık Kültürü ve Tarihi Kültürel Muhteva ile uyum içinde olması amaçlanan mimari özellikleri belirlenmedir. Bu amaçla şehrin bu konuda tecrübeli mimarlarının oluştuğu bir çalışma grubu eli ile Tarihi Yarımada Konut Mimari Standartları tesis edilmeli, bütün yeni yapılar bu esaslara uyarak tasarlanmalı ve gerçekleştirilmel idir. · Bugün Fatih, Şehzade, Süleymaniye, Beyazıt, Sultanahmet gibi şehrin en büyük camilerin çevresindeki iskan alanları seviyesiz çirkin yapılar ile işgal edildiği için bu eserler nerede ise cemaatsiz kalmışlardır. Bu gün tarihi yarımadanın gündüz nüfusu 900.000 iken, gece nüfusu 100-150.000 civarındadır. Bu oluşum Darussaadet, saadetler şehri olan tarihi yarımadanın her gün 700 - 800.000 kişi tarafından çiğnenen bir yer haline geldiğini göstermektedir. Korunmak istenen bu tarihi yörenin her gün yüzbinlerce kişi tarafından çiğnenmesine son verilmesi, bu topraklardaki on asırlık kültürüm&u uml;ze bugün en ufak bir saygımız var ise, bugün toplumumuzun asli ve acil bir görevi olmalıdır. Tarihi yarımadaya her gün çalışmak veya alışveriş için gelen bu yüzbinlerce kişiye yarımada dışında alışveriş merkezleri ve çalışma alanları vücuda getirilmeli, yarımadanın her gün yüzbinlerce insan tarafından çiğnenme sebebi ortadan kaldırılmalıdır. Tarihi yarımada sadece iş ve alışveriş için gelenler tarafından değil yarımadayı kat ederek veya çevresini dolaşarak geçen ulaşım aksları ile de çiğnenmektedir. Bu yanılgıları bertaraf etmek için yarımadayı kateden ve çevreleyen yol sistemlerinin yok 0edilmesine yönelik Nazım Plan Kararları onaylanmış ve yürürlüğe girmiş iken bu yönde hiçbir çalışma yapılmaması akıl almaz bir tezad teşkil etmektedir. Yarımadayı korumayı tarihimize, kültürüm&u uml;ze karşı bir asli vazife sayıyor ve bunun idrakine sahip bulunuyorsak, 2020 yılına kadar: a) Ulaşım b) Arazi kullanımı c) Mimari açıdan Yukarıda zikredilen tedbirler bir an evvel uygulamaya konulmalıdır. Bütün tarihimiz ayaklar altında çiğnenirken Fetih Şenlikleri düzenlemek, tarihimize saygı gösterdiğimizi kanıtlamaktan uzak kalacaktır. Tarihi yarımadayı asli yapısına ulaştırmak için çiğnenmeyen yüksek manevi ve kültürel düzeye sahip bir alan olarak muhafaza etmek istiyorsak buraya her gün yüzbinlerce insan taşıyarak bu alanı kalabalık bir iş ve alışveriş alanına dönüştüre cek metro gibi sistemleri yarımada içine ulaştırmaktan vazgeçmek zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Bugün batıdan taşınanlara ilaveli Üsküdar - Yenikapı'ya tüp tünel ile Doğu yakasından ve, Taksim - Yenikapı metrosu ile Metropolün Kuzey ve Doğu nüfusunun İstanbul yarımadasına taşınması halinde Süleymaniye, Ayasofya, Fatih camilerinin yanında gökdelenlerin inşasını hiç kimsenin engelleyemeyeceği aşikardır. Dünya, koruma planlaması, korunacak alanlar ile çevrelerindeki şehirleşme ve ulaşım sistemleri arasındaki bağlantıları 50 yıl evvel bilincine varmış iken geçen 200 yıldır olduğu gibi etkileri hesaplanmadan alınacak yeni yanlış ulaşım kararları İstanbul'un geriye kalan diğer tüm değerlerini de yok edecek, İspanya'da Endülüs kültürün&u uml;n yok oluşuna benzer bir felaket de İstanbul'da oluşacaktır. Tarihi Yarımadanın, tarihi İstanbul'un en önemli yöresi olduğu fakat bütün İstanbul olmadığı da aşikardır. Bugün tamamen kurtarılsa ve tarihi hüviyetine ulaşacak şekilde yeniden inşa edilse bile 10 milyonluk bir kültürel bataklık haline gelen metropoletin alan içerisinde 250 - 300.000 nüfus barındıracak olan tarihi yarımada, kaybolmuş küçüc&uu ml;k bir yerleşme birimi durumuna düşmüş bulunacaktır. 2020 yılında içinde yaşamaktan onur duyacağınız bir İstanbul'a ulaşmak için Saadabad'ı ihya etmek isterken beş asır boyunca korunmuş yeşil yamaçlarını çirkin apartmanlar ile tahrip etmek gibi yanılgılara son verilmesi ve hiçbir yerde hiçbir çirkinliğin oluşmasına imkan vermeden yapılan herşeyin bir güzellik ve güzelleştirme başarısı olmasını sağlamak bütün sorumluların asli vazifesidir. Bu sağlıklı gelişmeyi kolaylaştıracak en önemli gelişme sanayinin İstanbul'u terk etmesi yolundaki temayüldür. Bu temayül bölge planlaması ile yönlendirilip, hızlandırılarak gerçekleştirilirk en İstanbul'un nüfusunu azaltacak bir desantralizasyon programının, ekonomik sosyal, kültürel alanlarda başarılı uygulamaları ile İstanbul 2020 yılında yeniden dünyanın bir ekonomi ve kültür merkezi haline getirilecektir. Şehrin karşı karşıya bulunduğu trafik rahatlamasını sağlayacak şekilde büyük ölçüde bütün dünyada olduğu gibi trafik mühendisliği teknikleri uygulanarak çözülebi leceği de bilinmektedir. Bu durumda çok büyük harcamalar yapılacak ulaşım yatırımlarının dolaylı olumsuz sonuçlarını bertaraf etmek için bu yatırımlar yerine trafik düzeninde kısa sürede etkili iyileştirmeler sağlayacak işletme tedbirlerini yürürlüğe koymak gerekli olmaktadır. Bu trafik işletme tedbirleri ile oluşacak arazi kullanım temayülleri de İstanbul'un geleceğini aynı yönde gelişmeleri destekleyecek yeni arası kullanım ve merkezleri dağılımı planlaması ve uygulaması ile olumlu yönde etkileyecek gelişmeler de sağlanabileceği bilinmektedir.
05.28.06 (2:14 am) [
edit]
istanbul niçin fethedildi
A.Zeki Saruhan (Beyan Dergisi)
İstanbul'un fethinin 547. yıl dönümünde bulunmaktayız. Fetih bir çok etkinlikle kutlanmakta, herkes fetihe değişik bir pencereden bakmaktadır.
İstanbul'un fethi öyle basit, dar görüş ve düşüncelerle izah edilebilecek bir olay değildir. Fethi gerçekleştiren Fatih'i tanımadan fetih anlaşılamaz. Fetih anlaşılmadan da Fatih anlaşılmaz. Şu şekilde ifade edilebilir ki Fatih ile fetih bir bütündür. 547. yıl dönümünü kutladığımız İstanbul’un fethini anlayabilmek ve gelecek nesillere ders çıkartabilmemiz için Fatih ile fethi bir arada değerlendirmeliyiz.
Önce Ortaçağ'da dünyanın siyasi, sosyal ve ekonomik yapısını ele almalıyız. O çağlarda Osmanlı, dünyanın hakimiyetini yeni yeni ele almakta, bu günün tabiriyle tek süper güç olma yolunda hızla ilerlemektedir. Osmanlı'nın karşısında gerek batıda, gerekse doğuda da güçlü devletler ve imparatorluklar bulunmaktadır. Bu devletlerin tamamı Osmanlıya karşı hasmane tutum içerisindedirler. Her an Osmanlı'nın bir zayıf tarafını kollamakta, fırsat beklemektedirler. Osmanlı her konuda güçlüdür. Siyasal olarak söz sahibi olduğu gibi, sosyal olarak da eşine rastlanmayacak derecede ileriye gitmiştir. Ekonomisi de son derece iyidir. Çünkü bir çok devleti cizye ve haraca bağlamıştır. Kısaca Osmanlı her konuda zirvededir.
Konstantiniyye'de latin serpuşu görmektense, Osmanlı sarığını görmek , istiyoruz
Osmanlı bu durumda iken batı ne haldedir? Batıda müthiş bir kilise taassubu yaşanmakta, din adı altında insanlara zulmedilmekte, insanlar açlık, sefalet ve zulüm altında inlemektedirler. Doğuda da İslam adına kurulan devletler, halkına zulmetmektedir.
İslam’ın temsil noktası olan halifeler, kral veya hükümdarların oyuncağı ve paralı adamı durumuna düşmüş, fetvalar dünyevi menfaatler uğruna verilir olmuş. Özetlersek, adaletsizlik ve zulmün bütün dünyaya egemen olduğu bir devir yaşanmaktadır;
İşte böyle bir dünyada Osmanlı, İslam’ın namütenahi değerlerini benimsemiş, kendine ilke edinmiştir.
İslamiyet ile hükmetmeyi kendilerine prensip ederek dünya sahnesine çıkmakta ve ezilmiş, hor görülmüş ve zulme uğramış bütün dünya halkları Osmanlı'dan medet umar olmuşlardır. Batıdan doğuya, kuzeyden güneye her taraf, Osmanlı'nın idaresinde olmayı ve insanca yaşamayı istemektedir. Bunun en somut örneği de Bizans'ta yaşanmaktaydı. Bizans halkı isyan seviyesine gelmiş ve Bizans sokaklarında "Konstantiniyye'de latin serpuşu görmektense, Osmanlı sarığını görmek istiyoruz" sesleri yükselmektedir. Kısaca anlatmaya çalıştığımız bu ortamda Fatih ve Fetih ortaya çıkıyor.
Önce Fatih'i inceleyelim. Fatih tahta çıktığında 18 yaşındadır. O devrin şartlarında dünyanın bir numaralı süper gücü olan bir devletin başına 18 yaşında, henüz buluğ çağını yeni bitirmiş bir çocuk geçmektedir. Bugün ile kıyasladığımız da; devlet reisliği için kırk yaşın şart koşulduğu bir ortamda, 25 yaşın altında vekil seçtiremediğimizi dikkate alırsak, onsekiz yaşındaki bir çocuğun devlet başkanlığına geçişini sıradan bir olay olarak alamayız.
Aslında sıradışı olan Hazreti Fatih'tir. O, büyük bir devlet adamıdır. O İslam ahlak ve fazileti ile yoğrularak yetişmiş, İslami prensipleri nefsinde yaşamış, çağının dehası bir hükümdardır. Tahta oturur oturmaz ilk işi, Bizans'ı fethetmenin planlarını yapmaya başlamasıdır. Bir yandan Bizans'ın fethi için hazırlıkları yaparken, diğer yandan bu düşüncesini çok yakın güvendiği birkaç ileri gelen yöneticiden başkasına da söylememektedir.
“Ya Konstantiniyye beni alır, ya ben Konstantiniyye'yi alırım"
Fatih tahta çıkar çıkmaz en zor işe talip olmuştur, o Bizans ki; yüzyıllar boyu onlarca defa muhasaraya uğramış, her muhasaradan başarı ile çıkmıştır. Sonuçta mağlup edilmesi hemen hemen imkansız bir durum arz etmektedir. O günkü şartlarda Fatih çok zor bir işe talip olmuştur. Giriştiği mücadelede başarısız olursa, ilk icraatında başarısız olmuş olacak, genç yaşına rağmen "Ya Konstantiniyye beni fetheder, ya ben Konstantiniyye'yi fethederim" diyebilecek derecede de cesaret sahibi bir hükümdar.
O alemlere rahmet olarak gönderilen bir sultanın mübarek sözüne mazhar olabilmek için Bizans'ı fethedecektir. 18 yaşında bir genç düşünün ki; Peygamberinin müjdesine mazhar olabilmek için, en zor icraata talip olmuştur:
"Konstantiniyye elbette fethedilecektir, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onun askeri ne güzel askerdir." İşte Fatih böyle bir gençtir ve genç yaşında yukarıda zikredilen hadisi şerife mazhar olmak istemektedir.
Bu fetihte maddi alemin kumandanlığını Fatih, manevi cenahın kumandanlığını da Akşemseddin üstlenmiştir.
Fatih hazırlıklarını bitirir ve harekete geçer, hocalarından ve devrin büyük alimlerinden olan Akşemsettîn de fetih için en ön saflarda bulunmaktadır. Fatih, hocası Akşemsettin'e çok değer vermektedir, onun fikir ve himmetinden istifade etmektedir. Bu fetihte maddi alemin kumandanlığını Fatih, manevi cenahın kumandanlığını da Akşemseddin üstlenmiştir.
O güzel kumandan ve o güzel asker Bizans'ın önlerine dayanır. Osmanlı'nın donanması da boğaza yanaşmış, Haliç'e girmek istemektedir ama bir engelle karşılaşır. Haliç'in ağzı bir zincir ile kapatılmıştır, bu zincirden kurtulup da Haliç'e girmenin mümkünü yoktur.
Karada muhasara bütün şiddetiyle devam ederken, Fatih gemilerini Haliç'e sokmanın planlarını yapmaktadır. Bizans sakinleri bir sabah uyandıklarında, Osmanlı gemilerini Haliç'in içine girmiş görürler. Olacak iş değildir, zincir yerli yerinde olmasına rağmen gemiler Haliç'e nasıl girmiştir? İşte övülen bir kumandan ve askerin başarısı. Gemiler karadan yürütülerek Haliç'e indirilmiştir. O devrin şartlarına göre düşünüldüğünde, ne müthiş bir olay olduğunu ancak anlayabiliriz. O gemileri Beyoğlu tepelerinde yürüten güç ve iman nasıl tarif edilmelidir? Henüz yirmibir yaşında bir genç bütün bu işleri nasıl yapmaktadır?
O genç ki, askeri O'na son derece bağlıdır, ordusu ona inanmakta ve itaat etmektedir. Askeri de işin ciddiyetinin ve manevi sorumluluğunun farkındadır. Muhasara bütün şiddetiyle devam etmekte, Fatih fethin gecikmesinden dolayı sıkılmaktadır. Akşemsettin de seccadesinden kalkmamakta, fethin gerçekleşmesi için mana aleminin kapılarında dua ve niyazda bulunmaktadır. Nihayet bir seher vaktinde beklediği müjdeyi almış, tam o sırada Fatih de hocasının çadırına girmektedir, hocasının secdede ağladığını görünce çok duygulanır ve hocasının ellerine sarılır, Akşemseddin müjdeyi verir...
Aynı gün sabah namazından sonra topyekün saldırıya geçilir, neticede Bizans fethedilir. Fatih sadece Rasülüllah Sallellahü Aleyhi ve Sellem'in hadisi şerifine mazhar olmakla kalmaz, kainatın sahibi olan Zat-ı Zülcelal'in buyruğuna muhatap olmaktadır:
21 yaşında bir genç çağ açıp çağ kapatıyor, bu büyük bir meseledir. Her olayı kendi devrinin şartlarında değerlendirmeliyiz, o zamanki dünyanın şartlarını dikkate alarak, bu gün ile bir kıyaslama yaptığımızda, Fatih'in ne büyük bir deha olduğunu ancak anlayabiliriz. Bu gün 21 yaşındaki bir insana değil devlet reisliği, sıradan bir iş dahi emanet edilirken tereddüt yaşanmaktadır.
Son yüzyılda bazı aklı evvel vatan ve millet düşmanları, Fatih ve fetih'i küçük görür fikirler beyan etmeye başladılar. Ellerinde ki imkanları kullanarak bu fikirlerini yaymaya başladılar. Güneşin balçıkla sıvanamayacağını dahi düşünmekten aciz olan bu aklı evvellerden biri şöyle bir iddia dile getirmiştir.
"İstanbul'un fethinde kullanılan toplar Osmanlı'lar tarafından yapılmamıştır. Bu toplar Macaristan'dan getirtilen bir top ustası tarafından yapılmıştır. Bu top ustası da Macar Urban'dır". Macaristan'lı bir top ustasının varlığı doğrudur, Urban usta bir top yapmıştır ve yaptığı topun ilk deneme atışında topun parçalanması sonucu ölmüştür. İşte Macar top ustasının yaptığı iş bu kadardır. İstanbul'un fethini bir Macar top ustasına mal etmeye çalışan zihniyetin amacı ne olabilir? Bunların amacı bu tarihi, Fatih ve fetih'i küçük görmek, o gün bile batının yardımı olmadan Bizans fethedilemeyecekti! fikrini yaymaktır.
Kim ne yaparsa yapsın, güneş balçıkla sıvanmayacağı gibi, Fatihleri de yalanlarla karalamak mümkün değildir. Onlar bir gelmiş pir gelmiştir, bir daha gelir mi Allah bilir, ama onlar bir daha gelmeden işlerin düzelmesi de mümkün görünmemektedir.